Bin Yudum Hasret !

Resim

Özlem miydi adı hayatın? İçimizde hiç sonu gelmeyen.. Daha kendimi tanımazken bilmediğim bi şehirde şu sözler yansıdı yüreğime : “Hayat bin yudum hasretmiş içtikçe tükenmeyen.. ” Hakikatende öyleydi yaşadıkça daha çok hak verdim derinlerimden duyduğum bu feryada.. Peki neydi bu arayışın sonu? Neydi aradığımız şey? Neydi özlemlerimizin devâsı?

Niçin yaşıyorduk biz? Nereden gelip nereye gidiyorduk? Hayatımıza yön verecek bu kadar mühim sorulara niçin kör ve sağırdık bu kadar?

Geçici kaygı, telaş, çaba ve uğraşlarımız sonucunda elde ettiğimiz, etmek istediğimiz para mal ya da itibar gibi şeyler bize yetecek miydi? Dahası asıl hedefimiz yalnızca bunlar mıydı? Kısacık bir ömre sığdırmak istediğimiz şeyler mi? Düşünmeden, gaflet içinde, şükürden yoksun, şükürsüzlükten hayâ etmeden, buram buram isyan kokarak geçirdiğimiz her anın hesabını vermeyeceğimizi mi düşünüyorduk? Ya da unutuyor muyduk yoksa düşünmemeyi mi tercih ediyorduk daha felaketi..?

Öyle ya da böyle elde etmeyi istediğimiz şeylere ulaştığımızda mutlu olacak mıydık, daha önemli bir soru bu bizi kurtarmaya değecek miydi? Gerçekten ne istediğimizi bilerek mi yaşıyorduk? Yoksa yalnızca dünyaya istemeden gönderilmiş kurbanların boyun eğmesi ve boynunun kesileceği anı bekleyen bir kabullenmişlik miydi bizim yaşantımız?

Hayat mı anlamsızdı gerçekten, yoksa insan mı anlamsızlaştırandı hayatı..? Bu soruyu dünyada yaşayan milyarlarca insandan kaçı soruyordu bu meskenden göçüp gitmeden..

Neden bu kadar hissizleştik, neden bu kadar katılaştık, niçin bu kadar merhamet yoksunu oldu yüreklerimiz kendi nefsimize dâhi! Herşey unuttuğumuz için miydi sık sık hatırlamamız gereken şeyleri? Evet. “İnsan nisyan ile iç içedir” okuduğum bir kitapta bu ibare geçiyordu. Doğruydu üniversite sıralarında Arapça dersi görürken insan kelimesinin nisyan kökünden geldiğini ve bunun tam olarak unutmak* olduğunu öğrenince çok mânidar gelmişti.. Çok doğruydu.

Aslında insana bahşedilen herşey nimet niteliğindeydi, evet evet unutmakta öyle. Zîra unutmak olmasaydı yavrusunu kaybeden bir anne, annesini kaybeden bir evlat yaşamaya devam edebilir miydi hiç ? Hayat boyu binlerce yara almasına rağmen ayakta kalabilir miydi insan, acılarının hepsi taze ve canlı kalsa idi..?

İnsana verilmiş binlerce nimetten yalnızca birine dokundum, peki ya diğerleri? Şükür etmek dildeki şükürle mi sınırlıydı? Bizi yaratan yaşatan gözeten ve koruyan, karşılıksız hayat nefes beden ve ruh bahşeden yaradana karşı niçin bu kadar kayıtsızdık?

Neydi bize en yakın olana bizi en uzak olmaya hapseden kalın ve soğuk duvarların sebebi ya da sebepleri? Canlı cansız her şey ve tüm mahlûkat, çoğu zaman hayretle izlediğimiz ve hayranlıkla seyrettiğimiz tabiatta dahil herşey insana yaradana karşı “haddini bil! ” gerçeğini haykırırken niçin deve kuşu misali kör ve sağır devam ediyordu hayata insanoğlu..?

İçimin en derinlerinde kocaman bir boşluk ve bas bas bağıran bir ses birtek bende mi sağır ediyordu kulaklarımı..?

Hayatımın en çetin günlerini yaşarken en dipleri görüp kederin dayanılmaz sancısını iliklerime kadar hissederken, ölümle yaşam arasında gözümde hiçbir farkın kalmadığı tamda o günlerde hayatımın gerçek anlamını keşfettim ve niçin yaşadığımın farkına vardım. Yaşarken bunun farkına varmak kadar büyük bir lütuf daha var mı yürüdüğümüz yolda bilemiyorum!

Rotasız gemi nereye gidebilir ki? Daha önemli bir soru geminin kaptanı tam olarak nereye gitmesi gerektiğinden bihaberse ulaşacağı yerin ne kıymeti ya da ne değeri var ?

Sâhili Selamet

Hüzün hüzün ve hüzün
Bu muydu senin bin bir türlü yüzün
Ey hayat bu kadar mıydın sen
Son nefese kadar yürek ateş, ateş ten

Nasıl arsız ki içteki canavar
Öyle bir sarılmış ki kendinden bîzar
Yansa da kavrulsa da vazgeçmez
Tükensede en iyi cengini serdetmez

Ney’dir aradığı bilmez kendisi dahi
Neyin gâyesidir bu sâhi
Murâdı ilahîden bu kadar uzak
Nedir onu bu kadar diplere çeken tuzak

Güç müdür dünya yitip gitse elinden, teslimiyet !
Değmez mi vaad etse kendini sâhili selâmet ?
Sahi etmez mi bu, insanı teskin
Söndürmez mi görünmez nârını içindeki sezgin..

Oku Ki Güller Açsın !

Gül ile hemhâl olmak için gülistân ile yoldaş olmalı… Diken ile düşman olmak için kötülükten ırak olmalı… Hangi kokuyla büyümek ister ise onunla yâren olmak insana gâye-i hayal olmalı !

Matlûba erişmek için yolda olmalı. Olmalı ki bulanlar ancak arayanlardır hakîkatine ermeye vâsıl olsun can ! Çiçek açmak için okumak, okumak için aşk gerek; aşk için yanmak gerek. Yanmak için sevmek, sevmek içinse yürek gerek. Bilmeyen hiç okuyamaz kendi yüreğinin aynasını dahi ! Ne kıymet arz eder ki okusa binler sayfa ilim.. O halde önce kendi gönlünü okumak gerek ! Yanmayan ışık saçamazmış etrafına. Yüreğini okuyamayana okudukları beyhudeymis hem faydadan uzak. Bundan sebep sen oku, oku yüreğinle can!


Oku! Oku ki güller açsın içinde. Oku ki karanlıklar kaybolsun ufkunda açılan aydınlık şeridin içinde. Oku ki kaybolsun yeisler, dağılsın yağmura hazırlanan ümitsizlik bulutları sînende ! Oku ki ümit yoldaşın, bilgi ve beraberinde gelen hilm en güzel arkadaşın olsun ! Oku ki tüm anlamsızlıklar anlamına kavuşsun yavan hayatında ! Öyle oku ki anlamsızlıkların kendinden utansın, güneşin gelişiyle birer birer dağılıp giden sisli bir havadaki her zerrecik kadar hızlı dağılsın tümü..

Zamanda Kaderdi..

Zerda ve Cahit.. Aynı meskende aynı havayı soluyan aynı coğrafyada büyüyen farklı tenler.. Kader bir şekilde birleştiriyordu işte baş harfi alfabenin ta en başlarındaki Cahit ile yine baş harfi alfabenin ta en sonundaki Zerdasını.. Beş harfli bir gizem farklı deryâlardan çok insanı birlikte nefes almaya muktedir kılıyordu yine.

Cahit.. Hayatın zorluklarıyla beraber yaşadığı hayal kırıklığı ve geçirdiği ağır kaza ile tutunmaya çalışırken bu karanlık dârı dünyaya -sabr ve tevekkül ile herşeye rağmen- ansızın Züleyhası çıkmıştı karşısına. Hep öyle olmaz mıydı zaten..? Kader denilen şey ansızın çıkardı insanın karşısına sonra birde bakardı ki teslim oluvermiş insan gayri ihtiyâri; tam ortasında hissederken fırtınanın, tatlı mı tatlı bir rüzgârın büyüsüne kapılarak tüm dertlerini unuturcasına hemde.. Kaderini sevmeliydi insan.. Sevmeliydi ki daha tez vakitte kavuşabilsindi huzura ve refaha..

İşte Zerda.. Yirmili yaşların ortasına gelene kadar hayatını nice çileler ile geçiren dört çocuklu dar gelirli bir ailenin en büyük kızı.. Öyle ya, büyük çocuklar hep daha çok ezilir hep daha çok cefa çekerdi. Fedakâr olmayı da böyle öğrenirlerdi malûmunuz.. Zerda da öyleydi işte.. Ailesi için, kendisiyle aynı kanı taşıyan kardeşleri için mücadele ile geçmişti ömrünün baharı bile.. Buna karşın dışarıdaki karanlıkta (!) sevimsiz, çirkef ve bir o kadarda bulanık olan düzene karşı dimdik durmuştu hep. Göğsünü düşmana siper eden bir nefer gibi.. Kendini bildi bileli dışıyla karşısındaki tüm haksızlıklara, tüm yolsuzluklara karşı dişlerini gösteren yırtıcı bir aslan gibi hırçın, lâkin içiyle bir o kadar mâsum ve mahzûn sîneli bir kediyi andırıyordu vaziyeti.. Pek tabi gerçekten görebilenler için.. Haksızda sayılmazdı elbette tüm bunlara karşı.. Nitekim hayat şartları zor olmakla birlikte var olan düzlemin üstündeki gaddar ve insaf yoksunu insanların varlığı bir derece daha soğutuyordu onu bu düzenden..

Hülâsa hep bir savaş, hep bir çatışma ve bunların sebebiyet verdiği buhranlarla geçmişti hayatı, hâli hazırdaki yaşına gelene kadar.. Artık ümidini kestiği anda, dimdik durmak için bacaklarındaki son feri kaybettiğini hissettiği demlerde çıkmıştı Zerda’nın karşısına baş harfi alfabenin en başlarında yer alan adam..

Zîra Züleyha olmak kolay değildi sabır ile yoğrulurken.. Bir Cebrail gerekliydi onu sarıp sarmalayan -iki cihan serverini Hîrada sımsıkı saran Nâmus-ı Ekber gibi.. Sıcaklığıyla kan veren, şefkatiyle can veren.. Kendine gel, yalnız değilsin dedirten mutlak bir güç, teslimiyetinin ve sabrının meyvesini vermişti nihâyetinde.. Ve zamanda kaderdi hiç şüphesiz.. Yeri geldiğinde önüne hiçbir engel tanımayarak gerçekleşen her olay gibi.. Bir diğer deyişle önceden takdir edilmiş her olay gibi, hikmetini idrâke aciz kaldığımız.. Haliyle vakti gelince sarıp sarmalamıştı Züleyha’yı Yûsuf’u sonsuz emir ile.. Sonsuz olana şükür, minnet ve muhabbet ile..

Geç Kalma !

Kâinat parıl parıl parlarken bizim karanlığımız ile sönmeye mi başladı acep ? Kaç zamandır yazlarımız kışa döndüde kar gördük ? Hangi âh ile titredi arş-ı âlâ ? Nasıl titredi de taşlar yağmaya başladı üzerimize.. Yerkabuğu yükümüzü taşıyamadıda bundan mıydı yerinden oynaması durmadan ? Hangi zamanın firavunlarına şahit oluyorduk böyle ?

Mevlam ne çok aşmışız böyle haddimizide bela yağmur olup sel olup yağar oldu üstümüze.. Sağanak yağmurların, tazecik tohumların, mis kokan baharların, huzur veren sabahların, ferah akşamların, sıcacık yuvaların mekânı güzel yurdum şimdi kurak çöller gibi kavrulmakta, boynu bükük avâreler gibi halsiz, biçâre yetimler gibi çaresiz izlemekte sanki bizi.. Biraz mahzûn biraz kırgın biraz yorgun belki en çok sitemkâr..

Kaybetmek mi gerekti hep anlamak için kıymet ! Kaybolmak mı gerekti hep bulmak için maksût ! Uzak düşmek mi gerekti yakını edebilmek için idrak ! Nasılda içine aldı bizi zulmet ile şirret ki buluverdik kendimizi kendimize bigâne.. Dokunurken ekranlara unuttuk dokunmayı tenlerede bundan sebep mi uzak düştü yüreklerimiz.. Sahi hangi oyunların içinde uyudukta oyunun finalini izlerken bulduk kendi kendimizi ? Ey dost bak artık aynadaki aksine ve bağır ben neyim ve nerdeyim diye ! Sualler olmadan yanıtlar olur muydu da ararken bulduk kendimizi cevap.. Kaç karanlık seher ile uyuduk yeni sabahlara ki serzenişlere sağırken biz, dünya ağlar oldu kan..

Ey can hiç gitme uzaklara bulmak için kabahat.. İşte burada en yakınında ara hatayı da ötelerde bulma suç ! Yorulma hiç dağların ardında aramakla hakikati bak en yakınına orda bulacaksın kendi cevabını.. Varsın bulmasın dünya üzerinde nefes alan cümle beşer. Girince kabre kendi defterin dürülecek cümlesinden ırak ! Sev, say, gör, duy, dokun ! Gün gelecek sevmeye imkan, saymaya güç, görmeye fer, duymaya kulak, dokunmaya el yetmeyecek bil. Bil ki geç kalma kendine bile !

Var Mıydı Benzeri !

Sabah namazı alarmının tatlı uykumu delen sesiyle irkildim. Uyanıp abdest almak için kalktım sıcak yatağımdan. Devamen namazımı edâ edip ellerimi açtım mahcup.. Pek yüzüm yoktu mâlum. İhtiyacı olan bendim, kabahatli olanda ben. Yoktu ki başka yardım edenim edilenim. İnancımı esir alan nâdide güzelliklerden biriydi bu. Ve tabi yine O’ndan gelen bir güzellik. Belki lütuf..

Ne kadar suçlu da olsam ne kadar suçlu da hissetsem ne kadar ezilsemde utancımdan huzurunda, yoktu ki başka sığınağım. Yoktu başka gidecek kapım. Yoktu beni anlayan daha iyi bir mâbed. Yoktu başka tüm o askıda kalmaya mahkûm sorularıma cevabın sahibi. Yoktu işte beni daha iyi anlayan. Yoktu anlarken vücuduma ve ruhuma şifa yayan görünmez kudret.

Hülâsâ yoktu işte O’ndan başka’m. Bundan sebep ne kadar yüzüm olmasada onun eteğine yapıştım hep. O’nun varlığında buldum imdat. O’nun yardımında buldum eman. Zîra var mıydı ki O’ndan daha iyi koşan imdada. Nankörlük ve ahmaklık ile hep aksi yönde yürürken kulu, içindeki zerre imâna karşılık rahmetini asla esirgemeyen yüce varlık!..

Söyleyin var mıydı benzeri?.. Kendisine kan kusturan ömründen ömür götüren sabrını tüketmeye tâlip bir baş kaldırıya rağmen annesinin evladına gösterdiği tolerans ve şefkatten milyon kat daha üstünü ile her düştüğümüzde bize merhametiyle muamele eden..(c.c)

Nisyan’dır Adımız

Çırpınıyor gönül kuşlarım.. Çırpınıyor gönlümün ürkek kanatları.. Her biri ateşe doğru giderken yanacağını bile bile hem suskun hem razı.. Muzdarip çırpınıyor gönül yuvam.. İnsan olmak ve isyan..!

Tamda yanıbaşında kökünden geldiği nisyan.. Unutmak yani düşünmeden gerisini ilerisini ötesini berisini… Âsi olmak elbette her ruhun mayasında vardı da benimki niçin bu kadar âh eder bilmiyorum. Feryat figânları kulaklarımı sağır edercesine yükseliyor sanki göklere.. Yapma diye derinlerden bir yakarış.. Sonra hemen ardına eklenen “ama ve üç noktalar..” Evet. Sonu hiç gelmeyen üç noktalar.. Dur durak bilmeyen üç noktalar.. Bizi kahr-u perişan eden, huzurdan ırak eden üç noktalar bahsettiğim.. Şimdi herhangi bir suçuma günahıma atıf yaptığımı düşünenleriniz olacak muhakkak.

Hemen bir açıklık getirerek silmek istiyorum zihninizdeki bulanık karmaşayı veyahut sisli önyargıyı.. Ne kadar genele ve insan âlemine seslenen bir nidâ olduğunu duyurmak istiyorum gönül kulağınıza. Hangi yaşta olursa olsun sorduğunuzda hepimizin binlerce keşkesi var. Keşke şöyle olsaydı, keşke şöyle yapsaydım, keşke onu alsaydım, keşke onu verseydim… Yani bitmez yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızın ruhumuzda açtığı derin yaralar. Herkes için aşağı yukarı böyledir bu.

Kum saati her geçen salise aleyhimize işlesede umursamadan belki iki elimiz ile kapayıp tümden gözlerimizi, yürürüz karanlık diyarlara nereye varacağını düşünmeden.. Gözlerimizi kapatırız kapatmasınada hesaba katmadığımız birşey çıkar her bir delikten daha bir hırçın fışkırırcasına.. Kapattığımız sadece beden gözümüz değildir. Asıl önüne karanlık bir perde yaptığımız o kirli ellerimiz gönül gözümüzü kör etmiştir. Ve bir dahi tefekkür ile zorlarsak idrakimizi belki insâfımızı, anlayacağız ki gönül körlüğünün bedeli ağırdır.

“Sende ne kadar gizemli konuşuyorsun” diye şikayet ettiğinizi duyar gibiyim evet. Hemen bir yanıt ile açmaya çalışacağım attığım düğümleri.. Gördüğümüz halde gözümüzü kapadığımız her haksızlık , duyduğumuz halde kulaklarımızı tıkadığımız her acı çığlık, dokunduğumuzda tenimizi yakan her ateş bir gün bize tüm kızgınlığı ile geri dönecek..! Aldığı her nefesin bedelini ödemek borcu iken sayısız bedele korkusuzca atlayan bir başka varlık gösteremessiniz yeryüzünde bu denli ahmak. Evet evet, sende bizi amma gömdün dediğinizide duyar gibiyim.

Göklere çıkarmak ne kadar kötü ise yerlere gömüpte toprak ile tevazu aşılamak o derece iyidir zannımca bizler için.. Zîra yakışmaz insana tevazû elbisesinden başkası..! Yakıştırır ise kendisine başka elbise, ateşten gömlek olurda kor ile dağlar tüm bedenini hem ruhunu..

Aynen öyle dediğinizi duyar gibiyim.. Biraz insaf vâri olanlarımız bilir ki en iyi olarak gördüğümüz dostlarımız bile binler eksikler ile çevrili. Sebebi aşikâr: beşer. Ve asırlardan beri değişmeyen hakikat o ki; beşer şaşar. En başarılı, en güzel, en zeki, en, en, en.. Değiştirmez bunu sonu gelmez en’ler.

Biliriz ki insan ne kadar çok bilsede eğilmeye müsait çelik gibidir, gün gelir yanılırda farkedince farkedemediğine yanıp tutuşur. Hülâsâ en iyimiz veya en kötümüz, hadi birde orta halli olanlarımızı ekleyelim araya (neye göre, kime göre..?) Bu üçünü tefekkür ile sınırlı beynimizi yakmaya kalktığımızda geriye kalan küller şunu verir elimize: insan noksan bir varlıktır ve noksan olduğu halde bu denli hadsiz olan bir başka varlık yoktur. Noksan olduğumuz halde buysa kibrimiz, tamam olduğumuzda kim bilir hangi azgınlıklara kapı aralardık ruhumuzda taşıdığımız yırtıcı görünmez ile.. Suç veya günah veya hata veya kusur adına ne derseniz diyin, bunlar ruhumuza birer diken gibi batıyorken daha acısı ve daha kanlısı bile bile yapmak olsa gerekti !

Bile isteye ateşe yürümek insanoğlundan başka bir varlığın harcı değildir hiç şüphesiz. Lâkin yanılmayasınız. Bir methetme değildir bu, aksine yermektir baştan başa..! Hem öyle bir yermek ki benzeri hiçbir varlıkta olmayan küstah bir çılgınlığı iğnelemektir. Hadsiz..Sorumsuz.. Yolsuz.. Pusulasız.. Huzursuz.. Bir yön bir pusula bulmadıkça hep bir bilinmeze doğru kayıp gideriz beş harfli gizemli varlıklar olarak..